|


EDA ATALAY
edaatalay@yahoo.com
Fotoğraf:
Erol Barış
YAZILAR
Jeanne d’ark’ın öteki ölümü…
"Boşluğa
karışmak","Kaybolmak" ve "Ölmek"
YERSİZ
OYUNCULAR…
ÇOK GEREK YOKMUŞ!!!
Prof. Dr. Michael Hofmann semineri
ÇOCUK OLMAK Çocuk olmak?!
YAVAŞ YAVAŞ
OLUŞTUK!
SÖYLEŞİLER
GENÇLİK VE TİYATRO
YERSİZ OYUNCULAR
GÜLSÜN ODABAŞI
MERİH ERMAKASTAR
DÜNYADAN
GENÇLİK TİYATROLARI
Kanada
Manitoba Gençlik Tiyatro’su
Lorraine Kimsa Theatre for Young People
AVUSTURYA COMPAGNIE SMAFU TOPLULUĞU
|
|
YİĞİT SERTDEMİR
Gençlik Tiyatroları Oluşumu maceramız içerisinde “yazarlık atölyesi”
çalışmasındayız. Birkaç çalışmaya girdiğim halde en verim aldığım
çalışmalardan biriydi Yiğit Sertdemir’in yazarlık adı altındaki
yaratıcı atölyesi.
Yiğit Sertdemir Fen Lisesi’ni bitirmenin ardından İTÜ Makine
Mühendisliği eğitimi alırken aynı üniversitenin tiyatro topluluğunda
amatör olarak tiyatroyla ilgilenmeye başlar. Aynı topluluk ile 1999
yılında “Altıdan Sonra Tiyatro”yu kurarlar. Farklı mesleklerde
çalışan insanların kurduğu bir topluluktur “Altıdan Sonra”.
Kazandıkları üniversite tiyatrosu birikimlerini “yarı profesyonel”
kimliğe çevirmek için kurarlar gruplarını.

Yiğit Sertdemir 2002’de İTÜ’den ayrılıp Yeditepe Üniversitesi
Tiyatro Bölümü’nde burslu olarak okumaya hak kazanır. 2004’te
yazdığı “Bekleme Salonu” adlı oyunla “Genç Oyun Yazarı Onur Ödülü”
alan Sertdemir, bir yıl sonra O.B.E.B (Ortak
Bölenlerin En Büyüğü) adlı oyunuyla 5. Lions Tiyatro
Ödülleri’nde “Yılın Başarılı Oyun Yazarı” ödülüne layık görülür.
Yine zor hazırlandığım (çok uğraştığım) röportajlardan biri oldu bu.
Bu yüzden editörümü çok rahatsız ettiğimi belirtebilirim. Bir
röportaja zor hazırlanmak da benim için bu alanda en önemli durum
aslında.
İstanbul’a geleli henüz dört yıl olduğu ve tiyatroya ancak son 2
yıldır tam olarak ısındığı için insan bazı değerleri daha geç
tanıyor.
Artık röportaja dönmek gerek…
|
Farklı mesleklerde çalışan ve sadece akşamlarını tiyatroya
ayıran bir grubunuz var ama profesyonelce sahne alıyorsunuz.
Altıdan sonra'yı nereye koyuyorsunuz amatör bir topluluk mu
profesyonel mi?
Kestirmeden yarı-profesyonel deyip, sorunu çözebiliriz
aslında. Böylesi bir tanımlama için, tabii profesyonel ve
amatör kavramlarını açmak lazım biraz. Profesyonel, meslek
olarak yani para karşılığı yapmak ise, profesyonel değil grup.
Ama, çıkardığı ürünün niteliği ile ilgili bir tanımsa bu, evet
profesyoneldir Altıdan Sonra Tiyatro. Peki amatör nedir?
Meslek olarak yapmayarak, sadece akıl, gönül ve inançla
tiyatro sanatına katkıda bulunmaksa, evet amatördür Altıdan
Sonra Tiyatro.
Asıl soru, hangisinden neyi aldığınızla ilgili. Amatör
tiyatrodan gelen bir ekibiz. Üniversite yıllarında tiyatro
sayesinde tanışan ve on yılı aşkın süredir birlikte olan
dostlarız bir yandan da. Bunun bize katkısı çok büyük. Amatör
tiyatronun, yeri doldurulamaz bir alan olduğunun
bilincindeyiz. O alanda kazandıklarımızı, profesyonel biçimle
sunmaya çalışıyoruz. Yoksa, sorunun içinde geçen, “sadece
akşamlarını tiyatroya ayıran grup” cümlesi bir anlamda yanlış.
Biz damıtılmış zamanlarda uğraşıyoruz tiyatro ile. Yirmi dört
saatinizden; dedikoduyu, iktidar kavgalarını vs.yi çıkartın,
kalan süre ne ise, o kadar belki ondan daha da fazla süre
ayırıyoruz tiyatroya. Yani emek anlamında, profesyonel bir
yapının gerektirdiği zamanı veriyoruz. |
Kapıların Dışında"
 |
 |
 |
Peki, farklı meslek
gruplarından oluşmanız sizi korkutuyor mu, ya diğer işler ağır gelir
ve grubunuz bölünürse diye?
Hiç korkutmuyor.
Ağır geldiği noktalar elbette oluyor. Sabah beşlere kadar prova
yapıp, ardından yedide işe doğru yola çıkmak hiç kolay değil.
Tiyatro için gösterilen özveriyi daha pekçok örnekle çoğaltmak
mümkün. Tüm bunlar elbetteki yorgunluklar getiriyor beraberinde.
Ama, nasıl ki yorgunluğu birlikte paylaşıyorsak, birbirimizi
dinlendirmek de yine bizim işimiz. Yoksa sekizinci senesine zor
girerdi grup. Gün gelir de iyice ağırlaşırsa, çözüm bulmak bize
düşer. Çözüm de buluruz.
Sonuçta, sadece iş yorgunluğu yok. Yaşlarımız da ilerliyor.
Birbirimizi tanıdığımızda çocuk yaşta idik neredeyse. Birbirimizi
büyüttük. Pekçok şeyi, sadece tiyatrodaki gelişimden bahsetmiyorum,
acıları da sevinçleri de birlikte omuzladık. Çok özlediğimiz de oldu
birbirimizden ayrı kalınca. Kavuşunca sarmaş dolaş olduğumuzda. Şunu
anlatmak istiyorum galiba. Birbirini bu kadar seven, bu kadar
tanıyan kişiler bir aradayken, dışarıdan gelecek etkilerin grubu
bölmesi zor. İşlerin ağırlaşması yetmez. Sevginin, amaçların da
tükenmesi gerekir. O da çooook zor...
Oyunculuk eğitimi aldınız ve ödüllü bir yazarsınız bu konuda bir
eğitiminiz oldu mu? Zaten yazarlık ne tür bir eğitim gerektirir?
Akademik bir eğitimim olmadı hayır. Bu konuda tamamen mutfaktan
yetişiyorum denilebilir. Matematik formasyonum olması, tiyatronun
içinde değişik alanlarda var olmuş olmamın katkısı çok tabii... İyi
yazıp yazmadığımı bilemem. Ama yazmayı dert ediyorum. Kendi adıma,
oyunculuktan çok daha fazla önemsiyorum yazmayı. Oyunlar basıldıktan
sonra, değişik illerden, arayıp oynamak istiyoruz denince çok mutlu
oluyorum tabii ki. Bu da yetiyor bana.
Yazarlık eğitimi veriliyor ülkemizde. Dünyada da tabii. Ben de,
birkaç yazarlık atölyesi yaptım genç arkadaşlarla. Sen de
katılmıştın hatta. Yazma eylemini böyle buluşmalarla geliştirmek
elbette çok güzel. Eğitimi olur mu sorusuna ise, elbette olur diye
yanıt vermek gerekir. Bence tiyatro özelinde yazarlık, tiyatronun
nesnel koşulları da bilinerek ancak iyiye gidebilir. Hiç oyun
seyretmemiş birinin oyun yazması örneğin tuhaf olurdu herhalde. Aynı
şekilde, tiyatronun mutfağını bilmemek de bir eksiklik getirir.
Pekçok oyun okuyoruz ki, sırf sahne üstü değişmezleri içinde
barındırmadığı için, parlak bir fikirle yola çıkılmış da olsa,
maalesef yeterli bir yaratıya dönüşememiş oluyor. Tiyatro yazarlığı,
hem edebiyat, hem matematik, hem oyunculuk hem de tiyatronun diger
etmenlerini bilmek anlamına geliyor bence. O yüzden de çok zor.
İleride tabiî ki olacaktır fakat şuanda, kendi yazdığınız oyunu
kendiniz oynayacakken başka yönetmene teslim eder misiniz oyununuzu?
İlk yazdığım oyunu başka biri yönetmişti. 21 Ocak’ta çıkacak olan
444 adlı oyunu da gruptan başka bir arkadaş yönetiyor. Yani teslim
ediyorum. Çocuğumu gözüm kapalı teslim edeceğim kişilere neden
yazdığım oyunu teslim edemeyeyim? Seve seve. Çok da eğitici oluyor
hepimiz için. Hepimizi geliştiriyor. Benim göremediğim şeyleri o
görüyor. O açıdan çok önemli zaten. Ama hiç tanımadığım birine
teslim etmek konusunda, kaygılarım olurdu herhalde. Hele ki ilk kez
oynanacaksa. Bu da normal sanırım. Sonuçta, bir anne çocuğunu ilk
kez okula yazdırıyorsa, öğretmenini incelemek, onunla tanışmak da
ister. İçi rahat bir şekilde ona teslim edebilmek için.
Yoksa, en iyi yazar, ölü yazardır diye bir laf da vardır tiyatro
çevresinde yarı şaka yarı ciddi. Yani, yönetmene çok karışan,
tekstinden tek sözcük azaltılmasına izin vermeyen, oyunculara dahi
müdahale eden. Ancak artık çok daha az bu tür yaklaşımlar. Çünkü
artık, oyun metni ile oynanış metni arasındaki fark yavaşça yazarlar
tarafından da benimsenmeye başladı. Sonuçta, iki kez doğuyor
yapıtınız. İlki siz yazdığınızda, ikincisi seyirci karşısına
çıktığında. Bu demektir ki, yönetmen de yapıtınıza katkı
sağlamıştır. Öyleyken, güvendiğiniz birinin, çocuğunuza bakmasında
bir sorun yok herhalde...
 |
Oyunlarınızı sadece tiyatroyu düşünerek mi yazıyorsunuz (
Bu soruyu sorma sebebim, “Bekleme Salonu” adlı oyununuzu
okuduğumda kısa film tadında bir şeyler hissetmem)
Şimdiye kadar öyle oldu. Ama
senin düşündüğünü, başkaları da söyledi. Düşününce evet,
gerçekten sinemaya da uyabilecek metinler. Yani bir tiyatro
oyunu uyarlaması gibi gözükmeyecek, birkaç küçük müdahale ile
özgün bir senaryo haline gelebilecek oyunlar. Ama sinema için
senaryo yazmayı da istiyorum. En azından denemek istiyorum.
Öyle bir proje de var zaten. Önümüzdeki zamanlarda. Bakalım... |
|
BEKLEME SALONU |
 |
|
O.B.E.B. |
Bir röportajınızda “Anlayışımız özünde özümüzü bulabileceğimiz
her eseri tüm öğelerimizle yaratmaya yönelik” demişsiniz, o zaman
kendi yazdığınız oyunları sahnelemek özünüzü daha kolay aktarmanızı
mı sağlıyor?
İster istemez
öyle tabii. Çünkü, biz grup olarak, çağın bizim gözümüzden nasıl
gözüktüğüne dair eserler ortaya koymaya çalışıyoruz. Amaçlarımızdan
biri tabii ki Türk tiyatrosuna yeni ürünler kazandırmak. Kendi
hikâyelerimizden yola çıkarak yapıyoruz bunu. Doğrusu da bu gibi
geliyor bize. Sonuçta çıkardığınız her oyun, bir belge niteliği de
taşıyor bir yandan. Yaşadığınız çağı, o çağın içindeyken
değerlendirmek önemli. Yoksa, zaman akıyor, biz de akan zamana ayak
uyduran kişiler olup çıkıyoruz bir anda.
Ama sanat eleştirir elbette. Ayna tutar. Ya da tutmaya teşvik eder.
Sadece içimizden birinin yazdığı oyun olacak diye bir koşul da yok
tabii ki. Örneğin, şu sıralar son gösterimlerini gerçekleştirdiğimiz
Kapıların Dışında adlı oyun, Alman yazar Wolfgang Borchert’in bir
oyunu. Hala söyleyecek sözü olduğu için oynayabiliyoruz. Özlerimiz
uyuştuğu, sıkıntılarımız birleştiği için. Çok özel bir buluşma bu.
İçimizden biri yazmışçasına tanıdık ve samimi. İleride de bu tür
buluşmalar olabilir elbette. Mesele, özler ne ölçüde birleşiyor?
Yoksa sadece, çok seyirci gelsin diye sulu komediler oynamak, yahut
belli bir zümreye hitap etsin diye kimsenin anlamadığı oyunlar
ortaya koymak gibi bir seçimimiz asla olmadı.
Seyirci sizi, tiyatronuzu tanıyor mu? Altıdan Sonranın belirli bir
seyirci potansiyeli oluştu mu?
O kadar tuhaf bir durum ki bu. Seyircisini zaman içinde oluşturdu
grup. Özellikle sürekli sabit bir mekânda oynayınca. Ama seyircinin
sizi tanıması ile, size gelmesi arasında fark var. Evet, Altıdan
Sonra Tiyatro, adı duyulan ve iyi anılan bir grup haline geldi zaman
içinde. Ama seyirci ortalamasına baktığınız zaman, geniş kitlelere
hitap edebilmiş gibi değiliz. Hem tanıyıp, hem beğenip, hem de
buluşmamak tuhaf. Bunun sebebini biz de merak ediyoruz. Elbette
yanıtlarımız var. Ama bu yanıtlar, beraberinde çözüm getiremiyor
maalesef. Keşke, çok daha fazla seyirciye ulaşabilse oyunlar. Belki
ilerleyen zamanlarda bu gerçekleşir. Kim bilir...
Altıdan Sonra” seyirciye en çok neyi sunar, hangi duruşu?
Hakkımızda çıkan
eleştirilerde de, takipcilerimizle yaptığımız sohbetlerde de, hep
benzer cümleler kuruluyor grup için: Samimi, sıcak, dürüst, yaratıcı
bir tiyatro. Bizim de sunmak istediğimiz belki tam olarak da bu.
Derdimiz, çağın olanca sıkışıklığına rağmen, insan olmayı
başarabilmek. Oyunlarımızda da, hem hayatın içinde hem kıyısında yer
alan, bir şekilde genelgeçer doğrularla şekillendirilmeye çalışılan,
birey olmaktan uzaklaştırılıp, hayatını özel kılamayan insanların
hikâyeleri var. Yani hepimizin hikâyeleri. İş hayatı da var bunun
içinde, politika da, insan ilişkileri de, aile de... Her oyunda
farklı bir yönü ile şu anki durumumuzu irdeliyoruz belki. Ancak o
zaman, gerçekten ayakları yere sağlam basan, gururla ‘yaşadım’
diyebilen insanlar olabiliriz sanki. Yoksa fırtınaya boğulmuş
ağaçlar, köklerini topraktan koparsa, kupkuru bir toprak kalır
geriye. Neden böyle olsun ki? Bir arada duralım. Kökümüz toprakta.
Eksik kalmış sorum ya da söylemek istedikleriniz var mı?
Belki senin eksik
soruların değil, ama benim eksik cevaplarım kalmış olabilir geride.
Onlar da başka başka oyunlarda gelir belki karşımıza. Tek bildiğim
ve inandığım, birşeylere rağmen bir arada olmaya çalışan insanların,
hayatı daha özel ve güzel kılmak için ellerinde çok büyük bir güç
olduğu. İnsanca durduğumuz yerde, insanca yaşamlar kurmaya,
hayallerle bu yaşamları beslemeye çalışıyoruz. İyi ki bu coğrafyada
yapıyoruz bunu, iyi ki bir aradayız ve iyi ki senin söyleşi yapmanı
sağlayacak kadar da güzel şeyler sunabilmişiz grup olarak insanlara.
Bizim vazgeçmeye niyetimiz yok. Umalım, insanlar da vazgeçmesin.
Söyleşi için çok teşekkür ederim. |