YERSİZ OYUNCULAR…

 
 

 edaatalay@yahoo.com

 


       İlginç bir başlık oldu belki? Ama aslında bu bir başlık değil, bir topluluğun ismi. E bu isim de, “Oyuncuların yerleri mi yok? Yoksa nerde ne yapacaklarını kestiremediğimiz bir grup mu bunlar?” diye soru işaretleri oluşturdu aklımızda. Yaklaşık 6 ay önce izlemeye başladığım bir topluluk. İzlemeden önce bu kadar çok dikkatimi çekmelerinin sebebi yaptıklarının tiyatronun en çok sevdiğim çalışmalardan biri, “DOĞAÇLAMA OYUN” olmasıydı.
           İsimlerinin YERSİZ OYUNCULAR olmasının nedeni, çevrelerinde gelişen olayların onlara kendiliğinden bir ad getirmesi ve temel sorunları olan yer sıkıntısı çekmeleriydi. Yani bu isim de doğaçlama bir şekilde oluşmuştur. Fakat artık oyunlarını sahneleyecek yerleri de var: Yersiz Oyuncular Tiyatro Atölyesi (YOTA).
           Her biri farklı meslek gruplarında bulunan isimlerden oluşan bir topluluk. Doğaçlama çalışmalarını bir bütün haline getirip sunuyorlar bize. Nasıl mı? Ellerinde hiçbir metin yok, hiçbir hazırlıkları yok. sadece bildikleri, yapacakları o anda seyircinin belirttiği belli başlı kelime, mekân ya da zaman kavramalarıyla şekillenecek.
 Seyirci soyut ve somut kavramları bir kutuya atar, oyuncu kutudan herhangi bir kâğıdı çekip o kâğıttaki kelimeyi oynamaya başlar ve seyircinin fikir yönetmenliğinde oluşan bir oyun çıkar ortaya. Bunun gibi birçok oyun, anlık biçimde sergileniyor. Seyirci de bazen aktif şekilde oyunlara katılabiliyor. Oyuncu her an farklı hareketler yapmak zorunda. Bazen “zeytin çekirdeği çıkarma makinası” gibi bir ev eşyasını(?) bir cümleye yerleştirmekte, bazen de “su aygırı ve hamster” hayvanlarının arkadaşlıklarını bize göstermektedirler. Ne olup biteceği belli olmuyor çoğu zaman. Eğer seyirci yaratıcıysa, zor ve zeki bir seyirciyse, oyuncular için daha zor ama daha zevkli oluyor bence oynamak. Daha önceden saptanan hiçbir şeyleri yok. Deneyimleri sadece yüzün üzerinde doğaçlama oyun oynamalarına, genel kültürlerine ve tabii ki pratik zekâlarına dayanıyor.
          Oyun sırasında biz seyirciler de merakla gelecek olan diğer fikirleri bekliyoruz ve biz olsaydık ne yapardık diye düşünürken, ya bizden daha iyi ya da bizimle aynı olan düşünceyi sahnede canlandırdıklarını görüyoruz. Hızlı ilerliyor her şey.
          35 kişilik bir kafede izlenebiliyor oyun. Doğallık sadece oyun içinde değil, oyun öncesi, arası ve sonrasında da sürüyor. Büyük bir sıcakkanlılıkla seyirciyi karşılayan oyuncular, oyun arasında çay ve kahveleri de kendileri hazırlıyor bizlere. Bu da belki onların dikkat çeken yönlerinin küçük bir kısmı.
Fakat aklıma takılan ufak bir nokta var ki; soyut ve somut kavramları anlatırken, kelimeleri olduğu gibi söylemek yerine, daha dolaylı yollardan seyirciye aktarmaları gerektiği. Çünkü onlar belli kavramları oynuyorlar ve o kavramın ne olduğunu anlamamızı bekliyorlar. Eğer bunu daha zorlaştırarak yaparlarsa, seyircinin gülmesini sağlamanın yanında daha çok düşünmesine olanak vereceklerdir. Ve birbirlerini dondurup birinin diğerinin yerine geçtiği anlar var. Tabiî ki amaç hızlı düşünüp hızlı gerçekleştirmek; fakat bir an önce yer değiştirmek yerine, birbirlerine oyunlarını biraz daha oynamalarına olanak tanırlarsa, oyunculuklarını daha çok hissettirebileceklerini düşünüyorum.
            Genelde yazılarımda biraz eksik kalabileceğimi düşündüğüm için, hakkında yazdığım oyunları sizin de izlemenizi istiyorum. Fakat YOTA’nın sergilediği doğaçlama oyunu 3 kez izledim ve her birinden farklı güzel tadlar aldım. Defalarca izlemekten de hiç sıkılmayacağım eminim. Ayrıca tiyatroya yeni başlayan arkadaşlarıma, lise ve üniversite tiyatro topluluklarında olanlara ve bütün meraklılara bir ders izliyorlarmış gibi bu grubu izlemelerini öneriyorum.

Not: Haftaya YOTA’nın ne olduğunu, kimlerden oluştuğunu, ne yaptıklarını ve daha neler yapmak istediklerini, onlarla röportaj yaparak daha detaylı aktaracağım.

 

Jeanne d’ark’ın öteki ölümü…